03 Nisan 2009 Cuma

Birand, BBP avukatını neden susturdu?

VALİ'YE KİM 'YAZICIOĞLU'NUN HELİKOPTERİ BULUNDU' DE' DEDİ?

Muhsin Yazıcıoğlu ve beraberindeki 5 kişinin hayatını kaybettiği helikopter kazası ile ilgili BBP Avukatı Kemal Yavuz'un K.Maraş Savcılığı'na verdiği dilekçenin kabul edildiği öğrenildi.

KÖYLÜLER HELİKOPTERİN ZİKZAK YAPTIĞINI GÖRMÜŞ
Habervaktim'e konuşan Avukat Yavuz ise şok açıklamalarda bulundu. Savcılığa başvuruda bulunduğu konular hakkında bilgiler veren Yavuz, “Otopsi aşamasında aldığımız bilgiler doğrultusunda köylülerden aldığımız net bilgiler var. Görgü tanıkları helikopterin alçaktan uçtuğunu ve zikzaklar yaptığını söyledi. Koscağız köylüleri ise ‘helikopterin ağaçları yalayarak uçtuğunu' belirttiler. Bu beyanları birçok görgü tanığı doğrulayınca bizde haklı olarak savcılık aracılığı ile otopsi yapan kurumdan, pilotun kan, idrar ve midesindeki bulgulardan numune alınmasını ve bunlar üzerinden inceleme yapılmasını istedik” dedi.

PİLOT ZEHİRLENDİ Mİ?
Bu talebinin gerekçesini ise Yavuz, şu sözleri ile açıkladı: “Helikopter pilotunun zehirlenme olma ihtimali üzerinde duruyoruz. Kalp krizi, beyin kanaması ve görme engeli oluşturan hapların içildikten sonra sonuç verdiğini biliyoruz. Birçok kimyacı arkadaşımızda bizimle aynı kanıda… Sonra pilotun yakıt ikmali yapmak için başka bir bölgeye gittiği bilgisi de net… Bu talebimiz savcılık tarafından kabul edildi ve otopsi istediğimiz yönde yapıldı. Ancak otopsi sonuçları halen dosyaya ulaşmadı.”

AÇIKLANAN TUTANAK RAPOR DEĞİL!
Medyada yer alan otopsi sonuçlarının ise sadece tutanaktan ibaret olduğunu vurgulayan Yavuz, “Bir yanlışlık yapılıyor. ‘Otopsi sonuçları açıklandı' şeklinde haberler yapılıyor. Bunlar sadece tutanaktır ve ölüm sebebi ve saatini bildirmekle yetinilmektedir. Oysa bizim istediğimiz, tutanak değil rapor altına alınan sonuçlar henüz açıklanmamıştır. Yapılan kapsamlı araştırma sonucunda pilotun kanında zehir ya da uyuşturucu olup olmadığı ortaya çıkacaktır. Bu kimyasal bir analizdir ve beklenmesi önemlidir. Bu sonuçlar açıklandığında ve dosyaya girdiğinde durum farklılaşabilir” dedi.

ELEKTROMANYETİK DALGALAR CİHAZLARI İŞLEVSİZ HALE Mİ GETİRDİ?
Teknolojik olarak yaptıkları araştırmacalar sonucunda helikopterin elektronik cihazlarının uzaktan elektromanyetik dalgalar ile bozulabileceğini de tespit ettiklerini belirten Yavuz, “Biz bu konuyu özellikle önemsiyoruz. Yerden veya havadan güçlü elektromanyetik dalgalar yayıldığında helikopterin bütün cihazları işlevsiz hale geliyor. Çarpmanın şiddetine bakılırsa, kaygılarımızda haklı olduğumuz görülecektir. Çünkü; inceleme ekiplerinin tespitlerine göre önde oturanların cama çarpma neticesinde beyin kanaması geçirdiler. Yine ani bir çarpma olduğunun göstergesi olan bir başka olay ise emniyet kemerlerinin yolcuların iç organlarını tahrip etmesidir. Pilot ya ansızın helikopterin kumandasını ya da şuurunu kaybetti. Kaza süsü verilmesinden endişeleniyoruz. Sonuna kadar olayın takipçisi olacağız” diye konuştu.

BİRAND NEDEN GOCUNDU?
Kanal D Ana Haber Bülteni'ne telefon ile katıldığını ve Mehmet Ali Birand'ın sorularını cevapladığını belirten Yavuz, şok bir açıklamada bulundu. Söz konusu savcılığa başvuruları hakkında bilgi verdiğini ancak konu helikopter işletme ve üretme firmasına geldiğinde sözünün kesildiğini vurgulayan Yavuz, “Bu rahatsızlık neden? Bana ‘neden yabancı uzmanlar istiyorsunuz?' Şeklinde soru yöneltti. ‘Sahada sivil havacılık kırım heyeti detaylı inceleme yaptı ancak biz çok daha kapsamlı araştırma yapılsın istiyoruz. Kiralama firmasının ve üreticilerin varsa bir kusuru ortaya çıkmasını arzuluyoruz.' Ben bunları söylediğimde Birand'dan ilk hamle geldi ve sözlerimi kesmek istedi. Bu kayıtlarda mevcut herkes izleyebilir. Ben ısrarla ‘söz konusu firmaya bağlantılı kişilerin araştırmasından öte bir uluslar arası uzman ekibin araştırma yapmasını istediğimizi' aktardığımda ise araya giren Birand sözlerimi keserek konuyu kapattı ve nazik bir şekilde ‘iyi akşamlar' dedi. Oysa biz firmanın varsa kusurları ortaya çıksın istiyoruz. Bağımsız bir kurul tarafından araştırmanın yürütülmesini dillendiriyoruz. Bu taleplerimizi yetkili mercilere de sunuyoruz. Halen uçuş için zorunlu olan ELT cihazının helikopterde olup olmadığını netleştirmiş değiliz. Antenin kırıldığından söz ediliyor. Bakanlık tarafından bölgede oluşturulan kriz masasında GPRS modülünün arızalığı olduğu da konuşuluyordu. Bakın bu çok önemli… Eğer böyle bir arıza söz konusu ise firmanın ihmali ortaya çıkmış olur. Biz bunu Kanal D'de neden anlatamadık?” diye sordu. Büyük Birlik Partisi lideri Muhsin Yazıcıoğlu ve beraberindeki beş kişinin hayatını kaybetmesine neden olan Medair şirketinin sahibi Ali Sabancı. Sabancı aynı zamanda Aydın Doğan'ın damadı. Doğan ise Kanal D'nin patronu…

MHP CHP ve DSPnin Ak AKPye karşı seçim ittifakı



03.04.09 tarihli Vakit gazetesi


Konuyla alakalı başka bir haber:
http://www.habervaktim.com/haber/65938/kocaoglu_memleketinde_mhpye_calismis.html

30 Mart 2009 Pazartesi

doğan grubundan ikinci özür

Doğan Grubu'ndan ikinci özür
Radikal Gazetesi genel yayın yönetmeni İsmet Berkan, Gaziantep Belediyesi'yle ilgili yayınladıkları "arazi vurgunu" haberinin yanlış olduğunu kabul etti.

İşte, Berkan'ın özür beyan eden yazısı:

Gaziantep bulmacasını çözmeye çalışırken

Hasan Celal Güzel’in önceki gün Radikal’de çıkan yazısı, Radikal için ağır ithamlar içeriyordu; çünkü Güzel’in sözünü ettiği Gaziantep’le ilgili haber 6 Eylül günü Radikal’de ‘Gaziantep’te arazi rantı: AKP’de bu kez insider krizi’ başlığıyla yayımlanmıştı.

Doğan Haber Ajansı muhabiri Ahmet Kaya’nın Gaziantep’ten gönderdiği habere göre Nuri Üysen isimli bir işadamı, Gaziantep Güvenevler mahallesinde yer alan 119 bin metrekarelik çok sayıda varise bölünmüş olan bir tarım arazisini toplam 14 trilyon liraya satınalmış, üç gün sonra aynı araziyi Lüksemburg merkezli PD Three Gayrımenkul Yatırım Şirketi’ne 87.5 trilyona satmıştı. Satıştan kısa bir süre sonra Gaziantep Büyükşehir Belediyesi bu araziyi tarım alanı olmaktan çıkarıp ‘ticari alan’ haline getirmişti. Bu arada arazinin yüzde 55’i de Büyükşehir Belediyesine ve arazinin yer aldığı bölgenin sorumlusu Şehitkamil Belediyesi’ne bağışlanmıştı.

Ben haber anlatıldığında yazı işleri masasındaydım ve burada imar yolsuzluğu olduğu kanısına varamadım, onun yerine arazi sayesinde AKP’ye yakın bir işadamının ‘içerden bilgi alarak’ 14 trilyonunu üç günde 87.5 trilyona yükseltme ‘becerisi’ gösterdiğine kanaat getirdim, haberi de buna göre verdik. DHA’ya abone diğer gazetelerin haberi nasıl verdiğine çok dikkat etmedim açıkçası.

Haber önümden geçip gittikten sonra benim için konu kapanmıştı aslında, taa ki önceki güne kadar. Hasan Celal Güzel’in yazısını okuyunca hemen DHA Genel Müdürü Uğur Cebeci’yi aradım, beni bu konuda bilgilendirmesini rica ettim. Ondan öğrendim ki Hürriyet de haberden şüphelenmiş ve bu sebeple tecrübeli gazeteci Tarık Devrim’i Antep’e, olayı soruşturması için göndermişti.

Kısa süre sonra DHA bana konuya ilişkin bir dosya gönderdi. Dosyada Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Asım Güzelbey’in basın toplantısının tam dökümü de vardı ve ben ilk kez önceki gün Güzelbey’in bu haberi yalanlamak için günlerce çırpındığını ama sesini duyuramadığını farkettim, bu benim ayıbım.

Başkan Güzelbey, basın toplantısında arazinin tam öyküsünü anlatıyordu. Onun anlatımına göre belediye tam o bölgede daha önce 40 dönüm kadar bir araziyi kamulaştırmış ve sonra da imar durumunu ‘ticari alan’ olarak tadil etmişti. Bu 40 dönümü pazarlamak, buraya yatırımcı çekmek için yurtdışı seyahatler bile yapılmış ve en sonunda halen İskenderun ve Hatay’da Türk ortaklarıyla iki adet alışveriş merkezi inşa etmekte olan Türk ve Alman sermayeli Lüksemburg merkezli PD Three Gayrımenkul Yatırım Şirketi araziyle ilgilenmişti. Ancak bu şirket de araziyi küçük bulmuş, ‘Bize en az 100 dönüm lazım’ demişti. Belediye bunun üzerine şirkete dönüp, ‘Biz yapamayız ama siz etraftaki arsaları satın alır sonra da bizi 100 dönüme tamamlayacak kadar arsayı bağışlarsanız olur’ cevabını vermişti.

Bunun üzerine Alman şirketin Türkiye’deki ortağı olan Nuri Üysen, gidiyor ve bölgede 119 bin metrekarelik bir arsa buluyor. Arsa 19 varise bölünmüş bir arsa. Üysen, bu 19 kişiyi tek tek dolaşıyor ve arsanın tamamını almayı başarıyor.

Hatırlayın, Üysen DHA’nın haberine göre 14 trilyona alıyordu arsayı. Oysa Belediye Başkanı, arsa hissedarlarının 6 ayrı grupta toplandığını ve her gruba 14’er trilyon, yani toplamda 84 trilyon lira ödendiğini söylüyor.

Tabii bir özel şahsın bir araziyi kimden kaça satın aldığını bilmek de, biliyorsa ilan etmek de belediye başkanının işi değil ama bizim başkan bunu yapıyor. Tarık Devrim’in Gaziantep’te yaptığı araştırma, bir yanıyla belediye başkanı Güzelbey’i doğrular nitelikte, tapu kayıtlarına göre 19 hissedar arsalarını toplamda 84 trilyona satmış gözüküyorlar. Yani DHA’nın haberi yanlış!

Ama bir dakika... Dün bu 19 kişi çıkıp basın toplantısı yaptı, banka dekontlarını gösterdi ki, onlara arsa için yapılan ödeme 14.9 trilyon lira. Bu 19 kişinin tapuda 84 trilyon aldıklarına dair attıkları imzalar var. 19 kişi bu imzalar atılırken o belgede bu rakamların yazmadığını öne sürüyor. Bu haliyle bir dolandırıcılık iddiası bu, herhalde savcılıklar konuyla ilgilenir.

Fakat esas önemlisi, bu 19 kişinin gerçekten 84 değil 14.9 trilyon lira almış olması. Parayı ödeyen Nuri Üysen, 19 hisseli bu tapuyu tek tapuya dönüştürüyor ve üç gün sonra kendisinin da ortak olduğu şirkete 87.5 trilyon liraya satıyor.

Biz gazeteciler kamu tarafından yapılan yolsuzluk veya kayırmalara alışığız da özel kişilerin kendi şirketlerini dolandırmasına çok alışık değiliz. Burada durum sanki buymuş gibi gözüküyor: Yani Nuri Üysen, gerçekte 14.9 trilyon ödediği arsasını tapuda 84 trilyon gösteriyor, doğan vergi ve harç farkını da ödüyor, sonra da gerçekte 14.9 trilyon olan arsayı kendisinin de ortağı olduğu Alman şirketine 87.5 trilyona satıyor, yani yaklaşık 72.5 trilyon lira kazanç elde ediyor.

Tabii bu kazancın bir bölümünü düşmek lazım, diyelim Üysen şirkette yüzde 50 ortaksa
o zaman kazancı yarı yarıya azalıyor, yüzde 30 ortaksa yüzde 30 azalıyor vs.
Bu çok ilginç dolandırıcılık öyküsünde belediyenin yeri nedir? Şu: Belediye esasen artık 100 dönümlük bir arsanın sahibi. Bu arsanın ticari imarı da var. Yani arsayı bu yatırımcılara değil ama belki başkasına satarak yine gelir elde edilebilinir ve bu gelirle de Antep’in raylı sistemi hâlâ yapılabilir.

Hasan Celal Güzel’i de gazetem adına düzeltmem gerek: Ortada kasıtlı olarak yapılmış bir yalan haber yok, anlatmaya çalıştığım gibi fevkalade karmaşık yapısı olan bir dolandırıcılık hadisesi var. Herhalde bundan sonrası Nuri Üysen’le Alman ortakları arasında ve hukuk zemininde halledilecek şeyler...

24 Mart 2009 Salı

NTV'den sonra CNNTürk'te skandal - CNNTÜRK Darbeyi övdü

Cnntürk ve NTvden darbe çağrısı yapıldı

CNN Türk Ekranlarında dün akşam 22:00'dan itibaren canlı olarak yayınlanan Ankara Kulisi programında Mustafa Balbay'ın "Darbe Günlükleri" masaya yatırıldı. Milliyet Ankara Temsilcisi Fikret Bila ve Radikal Ankara Temsilcisi Murat Yetkin'in sunuculuğunu yaptığı programa; Cumhuriyet'ten Cüneyt Arcayürek, Hürriyet'ten Mehmet Yılmaz, Zaman'dan Hüseyin Gülerce ve Star'dan Mustafa Karaalioğlu katıldı.

Oldukça gergin geçen konuşma sırasında Cüneyt Arcayürek'in "darbe" eksenli konuşmaları stüdyoda tansiyonu hayli yükseltti. Son derece sinirli olduğu gözlenen ve zaman zaman rengi kızaran Cüneyt Arcayürek, Mustafa Balbay'ı savunurken, sözkonusu günlükleri kitap yazmak için tuttuğunu savundu. Hatta bunların bir kısmını köşesinde yazdığını iddia etti. Arcayürek'in bu sözlerine ve fikirlerine genel anlamda sunucu Fikret Bila destek verince gerilim iyice yükseldi.

"DARBENİN BU KADAR ÖVÜLDÜĞÜ PROGRAM GÖRMEDİM"

Arcayürek'in "kitap" savunması üzerine; Balbay'ın komutanları kışkırtmak için söylediği sözler ve TSK'nın komuta kademesinde yapılmasını istediği değişiklikler hatırlatılınca Arcayürek, darbe istemenin normal olduğu yönünde konuşmaya başladı. Bu sözlere Mehmet Yılmaz da destek verdi. Fikret Bila'nın da aynı yönde fikir beyan etmesi üzerine Mustafa Karaalioğlu "hayatımda darbenin bu kadar övüldüğü başka program görmedim" diyerek tepki gösterdi.

TEPKİ TELEFONLARI YAĞDI

Karaalioğlu'nun sert tepkisi üzerine Fikret Bila araya girdi ve "reklamlara gidiyoruz" dedi. Darbeye övgü dolu sözlerin CNNTürk'ten yayınlanması üzerine vatandaşlar yoğun biçimde tepki telefonları açmaya başladı. Reklam dönüşünde Fikret Bila, programda darbenin övüldüğü yönünde vatandaşlardan yoğun telefonlar aldıklarını söyleyerek, savunmaya geçti ve programda sadece hukuksal konuşmalar yapıldığını söyledi.



Ancak gerilim burada bitmedi Cüneyt Arcayürek, Şener Eruygur'la ilgili konuşmaya devam edince bir noktada Murat Yetkin araya girdi. Bunun üzerine Arcayürek, "senin bilip yazamadıklarını söylüyorum" dedi. Murat Yetkin hemen savunmaya geçti ve "Sayın Arcayürek ben bildiklerimi yazıyorum" dedi. (Hatırlanacağı üzere Murat Yetkin, 2003-2004 yıllarında planlanan darbelerle ilgili ayrıntıları bilmek ama yazmamakla eleştiriliyordu.)

ERUYGUR'UN DARBEYE HAKKI VAR

Cüneyt Arcayürek, Şener Eruygur'un TSK iç hizmet kanunun 35. maddesi çerçevesinde darbe yapmaya hakkı olduğunu bunu mahkemede söyleyebileceğini iddia etti. Arcayürek sözkonusu dönemde darbeyi engelleyen Org. Hilmi Özkök'e de sert biçimde yüklendi.

Stüdyoda darbe övücüler ve darbe karşıtları arasındaki çizgi iyice keskinleşince ve yoğun tepki telefonları gelince Fikret Bila programı ilginç biçimde yönetmeye başladı. Programın ilk bölümünde olmadığı kadar kısa aralarla reklam verilmeye başlandı. Neredeyse konuşmacılar konuşturulmadan program yapıldı. Her reklam dönüşünde de Fikret Bila reklam öncesi bölümle ilgili uzun özet yaparak konuşma sürelerini iyice kısalttı. Sık sık reklam arası verilmesine konuşmacılar da tepki gösterdi. Hatta bu durum sorulunca Murat Yetkin de "anlamadım" şeklinde omuzlarını silkti. Reklam kuşağında ise geniş biçimde CNNTürk'ün program tanıtımları verildi.

NTV'de geçen hafta darbe çığırtkanlığı içeren sözlere yer verilmiş ve NTV yoğun tepki almıştı. Savcılığa suç duyurusunda bulunulduğu gibi RTÜK de harekete geçmiş, kamuoyundan yoğun tepki yükselmişti. Geri adım atan NTV özür dilemişti.

CNNTürk vatandaşlardan yoğun tepkiler üzerine aynı durumda kalmamak için programı reklamlarla paramparça etti. Sunucu Fikret Bila ise programın konusu "darbe günlükleri" olmasına rağmen konuyu Doğan Grubu'na kesilen vergi cezasına çekti ve programı bu vergi cezasının haksız olduğunu içeren yorumlarla bitirdi.

TEPKİLERİNİZİ BİLDİRMEK İÇİN
RTÜK İletişim Merkezi
444 1 178
Şikayetlerinizi internet yoluyla RTÜK'e bildirmek için tıklayınız

Hürriyete yalanlama

Hürriyet'in haberine yalanlama
Hürriyet Gazetesi tarafından ortaya atılan iddialara Ak Parti Genel Başkan Yardımcısı Haluk İpek'ten yalanlama geldi.

Hürriyet Gazetesi’nin bugünkü manşetinde yer alan haberde, Haluk İpek'e ait olduğu iddia edilen arsanın, baldızı tarafından belediyeden açık artırma yoluyla satın alındığı ortaya çıktı. Ayrıca 1985 yılında alınan yasal bir kararla bahse konu arsanın orman vasfını kaybettiği ve dönemin belediye meclisi tarafından konut arazisine çevrildiği ise belgelerle kanıtlandı.

Kişi beyanına dayandırılarak hazırlanmış haber ile ilgili ise yeni belgeler ortaya çıktı. 29 Mart 2009 seçimlerinde, CHP Ankara Çamlıdere Belediye birinci sıra meclis üyesi olan Hüseyin Kayahan'ın beyanına dayandırılan haber ile ilgili, Kayahan'ın kendisine ve babasına ait kaçak yapıların mahkeme kararı ile belediye tarafından yıkıldığı ortaya çıktı. Çamlıdere'de bulunan ve Hüseyin Kayhan'a ait olan kaçak yapılarla ilgili birden fazla mahkeme kararlarının ortaya çıkması üzerine bir haber daha yalanlandı.

Hürriyet Gazetesi'nde yer alan haberde, Ankara’nın Ak Partili Çamlıdere Belediye Başkanı’nın, ormanlık alanda Haluk İpek’in baldızına villa inşa etmesi için çaba gösterdiği iddia ediliyordu. Ancak Hürriyet'in manşetine taşıdığı iddiaların tamamının asılsız olduğu ortaya çıktı. Üstelik iddialara kaynaklık eden Hüseyin Kayhan'a ait kaçak yapıların mahkeme kararıyla aynı belediye tarafından yıkıldığı öğrenildi. Haberin araştırmadan yoksun olduğunun kanıtı ise, 6 Haziran 2008 tarihinde konut alanına çevrildiği iddiasıydı. Oysa belgeler incelendiğinde söz konusu arazinin alınan yasal bir kararla, 1985 yılında orman arazisinden konut arazisine çevrildiği ortaya çıktı.

Ak Parti Genel Başkan Yardımcısı Haluk İpek ise yaptığı yazılı açıklamada, iddiaları kesin bir dille reddetti. İşte İpek'in açıklaması:

BASIN AÇIKLAMASI

23.2.2008 tarihli Hürriyet Gazetesinin baş sayfasında “Çamlıdere’de baldıza villa” başlığı ile verilen haberde şahsımla ilgili olarak ileri sürülen iddialar bütünüyle gerçek dışıdır. Haberde yer alan iddialar ile şahsım arasında zorlama yoluyla ve yoruma dayalı olarak bağ kurulmaya çalışılmıştır. Haberin yayınlanmasını müteakip, ileri sürülen iddialarla ilgili olarak herkese açık kayıt ve belgeler üzerinde yaptığımız tetkikler istikametinde cevaplarım şunlardır:

Bahsedilen parselin imarda ormanlık park alanıyken, bilahare yapılan değişiklikle, konut alanına çevrildiği iddiası yalandır. Zira söz konusu alan 1985 yılında konut alanına açılmıştır. Dolayısı ile arsanın mülkiyeti elde edilmeden 10’larca yıl önce alan imara açılmıştır.

Yine Zeynep Sevim Özaydın‘ın bir dilekçe ile belediyeye müracaat ettiği, villa yapmak istediği ,verilecek izin ve arsa ile konut alanı içerisinde bulunan bir arsasını takas etmeyi istediği iddiaları da tamamen yalandır. Belediye ile herhangi bir arsa takası söz konusu değildir.Söz konusu parsel Özaydın tarafından ihale yolu ile rekabet ortamında ve özel şahıstan satın alma yolu ile edinilmiştir.

Haberde anılan belediye meclis üyelerinin önümüzdeki seçimde belediye meclis üyeliğine aday gösterildiği iddiası da diğer iddialar gibi gerçeği yansıtmamaktadır. Mevcut AK Partili Belediye Meclis Üyelerinden sadece biri yeniden aday gösterilmiştir. Dolayısıyla bu iddia da asılsızdır.

Haberde anılan 962 Ada , 9 parselden oluşan bir alandır. Bu parsellerden biri hariç, tamamında inşaat bulunmaktadır. Bu inşaatların tamamı 2004’ten önce yapılmıştır.

Haberde haberin kaynağı olarak gösterilen Hüseyin Kayahan CHP listesinden 1.sıra belediye meclis üyesi adayı olmuştur. Hüseyin Kayahan’ın ve babası Nazım Kayahan’ın kullanımında bulunan kaçak yapılar da Çamlıdere Belediyesi tarafından yıkılmıştır. Bu da haberin ve haberde yer alan iddiaların kişisel ve siyasi husumete dayalı olduğunu ortaya koymaktadır.

Sonuç olarak yukarıda da arz ve izah ettiğim üzere haberin tümü gerçek dışıdır. Haberde şahsımla ilişkilendirilen gayrimenkul ile herhangi bir ilişiğim de bulunmamaktadır.

Sorumlu ve objektif gazetecilik anlayışı ile bağdaşmayan, kişisel kin ve husumete dayalı “çamur at, tutmasa da izi kalır” anlayışını yansıtan bu türden haberlerin hukuki sorumluluğu mucip olduğu açıktır.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur.


Av. Haluk İPEK

Ankara Milletvekili

19 Mart 2009 Perşembe

'KARTEL MEDYASI'NI HATIRLAMANIN TAM ZAMANI...

ALPER GÖRMÜŞ

Ortalık “AKP medyası”, “CHP medyası” suçlamalarından geçilmiyor... Türk basınını yakından izlemeyen, onu sadece bu suçlamalara bakarak takip eden bir kişi zanneder ki, bu basın, iktidar ve ana muhalefet partilerinin neredeyse dolaysız propaganda araçları haline gelen iki blok halinde örgütlenmiş durumdadır.

Bu adlandırmalar, aşırı kutuplaşmış politik ortamlarda tarafların genellikle kullanmayı tercih ettiği küçümseyici, dışlayıcı, kahredici dile uygun düşebilir, fakat gerçeği yansıttığı söylenemez.

Türk basınının politik-ideolojik bir ayrışma içinde bulunduğu, kritik anlarda bu ayrışmanın kristalize olduğu, yani elle tutulur gözle görülür bir hale geldiği hepimizin malûmu. Böyle anlarda hep aynı gazetelerin hep aynı pozisyonu aldığı da gene apaçık bir gerçek.

Şunu da kabul ederim: Bu kanatlardan biri, iktidar partisine yönelik son aylardaki malûm tasarruflara ve hukuksuzluklara karşı çıktığı ölçüde, öbür kanatla kıyaslandığında “iktidara daha yakın” bir görüntü veriyor. Benim algılamama göre, “iktidara yakın görüntü” bir türevdir. Bu kanada asıl karakterini veren şey, Türkiye’nin gelip dayandığı “eski rejim: tamam mı, devam mı” sorusuna verdiği “tamam” cevabıdır.

“AKP medyası” suçlamasının neden şimdi bu kadar yaygın bir biçimde tedavüle sokulduğunun anlamı üzerinde duralım biraz... Malûm, iki yıl, üç yıl, dört yıl önce de “iktidara yakın” olduğu bilinen gazeteler vardı, fakat bu suçlama yoktu. Tercih edilen, çoğunlukla “dinci basın”dı ve doğrusu “laik medya” oralarda neler olup bittiğiyle pek de fazla ilgilenmezdi.

Ne zaman ki, “laik medya”nın pek umurunda olmadığı için eskiden “dinci basın”ın tekelinde olan “darbelere, sivil siyasete müdahaleye karşı” yeni fakat “laik” bir basın doğdu, işte büyük rahatsızlık o zaman başladı. Çünkü eskiden işler çok kolaydı, “çağdaş” bir gazete imajı için “laikliği ve cumhuriyeti savunmak” yetiyordu; ne zaman ki Sabah gibi, Star gibi “demokrasi” vurgusunun laiklik ve cumhuriyeti reddetme anlamına gelmeyebileceğini gösteren “çağdaş” gazeteler boy göstermeye başladı, işler zorlaştı. (Buradan, dolaylı olarak, “dinci” denen yayın organlarının laikliği ve cumhuriyet külliyen reddettiğini düşündüğüm gibi bir anlam çıkarılmasın.)

Bu türden gazeteleri eski usul “dinci” diye damgalayıp laik okurların göz menzilinden çıkarmanın imkânı yoktu. Hoş, eski alışkanlıkla bir süre denendi bu, fakat tutmayınca “AKP basını”na dönüldü; bu tuttu.

Eski günler: Biz bizeyiz, mutluyuz...

Defalarca yazdım: Türkiye’de herhangi bir “otoriter” oyunu sahneye koyabilmek için mutlaka, ama mutlaka “medya”ya ihtiyaç vardır. Geçmişte, medyanın destek verdiği bu türden “oyun”ların önemli bir kısmı başarıya ulaşmıştı. Medyanın böyle bir güce sahip olmasının temel nedeni, “otoriter oyun”lara kamuoyu desteği sağlamada zannedildiğinden çok daha büyük bir potansiyelinin olmasıydı. Bu potansiyel, işte bugün var olmayan eski yapıdan kaynaklanıyordu. Bu yapı iki temel ayak üzerinde yükseliyordu:

1- Sürekli olarak laikliği ve cumhuriyeti vurgulayan; “demokrasi”den yarım ağız söz eden; kritik dönemlerde “demokrasinin laikliği törpüleyeceğini” ima eden bir “laik medya.”

2- Sadece “laik medya”yı izleyen bir laik okurlar kitlesi.

Böyle bir medya ve okur kitlesi olmaksızın hiçbir “oyun”un başarıya ulaşamayacağını, bizzat oyun kurucular da biliyordu. Medya olmasaydı 28 Şubat’ın (1997) gerçekleşemeyeceğini sonradan bizzat tezgâhlayıcıları da gizlemediler (aralarından biri “medyanın gazına geldik” bile dedi, hatırlayın). Gene, “medya desteklemiyor” gerekçesinin, “Sarıkız” darbe girişiminden vazgeçilmesinin en önemli nedenlerinden biri olduğunu da unutmayalım. Düşünün, şimdi “desteklememek” bir yana, bu türden girişimlerle açıkça mücadele eden bir medya kanadı var.

Türk basını, 1990’ların ortalarından 2002-2003’e kadar böyle gitti. Bence, Sabah’ın Doğan Medya Grubu’nun “esiri” olmaktan kurtulup yeni bir çizgiyle yayın hayatına devam etme kararı aldığı tarih, “eski medya yapısı”nın yıkılmaya başladığının ilk işaretidir. Laiklerin, esas vurguyu demokrasiye yapan laik gazetelerle tanışması: Benim algılamama göre, bütün telaş buradan kaynaklanıyor. Gerisinin, yani “iktidara yeteri kadar muhalefet yapmıyorlar”, “şu haberi küçük gördüler, şunu da hiç vermediler” türünden gazetecilik kaygılarının esasen bu telaşı perdeleme işlevi gördüğü kanısındayım.

Problem yok değil, var da...

Gördüğünüz gibi, “AKP medyası”nın ana çizgilerini ve temel pozisyonlarını hiç çekinmeden onaylıyorum, varlıklarını hayra yoruyorum. Fakat bu, onların eski kötü alışkanlıklarla gerçekleştirdikleri kimi ihlalleri görmememiz anlamına gelmez.

Geçenlerde bunlardan birini Sabah gazetesi okur temsilcisi Yavuz Baydar dile getirdi. Okuyalım: “İş adamı Remzi Gür, geçen hafta ortasında, Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından ‘rüşvet vermeye teşebbüs etmek’ten bir yıl hapis cezasına çarptırıldı. Ceza, sabıkası olmadığı için on aya indirildi ve ertelendi. Gür, cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde CHP milletvekili Mehmet Yıldırım’a TBMM oylamasına katılması karşılığında ‘rüşvet’ teklif etmekle suçlanmıştı. Remzi Gür, kamuoyunda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a yakınlığı ile tanınıyor. Haber, 28 mayıs çarşamba günkü belli başlı gazetelerde --çoğu ön sayfadan- verildi. Ama okurlar, haberi SABAH’ta bulamadı.

“Bazı okur tepkileri: ‘Bunun sizce haber ö nemi yok mu? Sansür mü var? Kollama mı?’ (Ali Tatar)... ‘Gazeteyi okudum önce, sonra haberi tesadüfen internette okudum. Kendime, ‘acaba neden Sabah alıyorum’ diye sordum sonra. Ben ülkemin en önemli haberlerini gazetemde görmeyeceksem neden alayım? Paramın karşılığını haber okuyarak almak isterim.’ (Mustafa Kılınç)... ‘Tarafsız yayın sözünüz var. Sabitlenen mahkeme kararı neden sizde neden yok, merak ediyorum.’ (Adnan Bakar).

“Ve benzerleri. Bu yargı kararının ‘haber değeri’ var mı? Elbette var. Söz konusu olan, uluslararası alanda da faal, tanınmış bir işadamı. Karar, ayrıca, siyasetle de ilintili. Sabah gibi habercilikle yoğrulmuş, ilkeli yayın uğraşı veren bir gazetede bu haber de yorumsuz yer almalıydı. Nokta.”

Bunun adı “haber gizleme”, hiç kuşku yok. Fakat bakın, Sabah’ın böyle bir halt yediğini “CHP medyası”nı izleyen okurlar da duydu. Yarın tersi olsa, onu da duyabileceğimiz çeşitlilikte bir medyamız var.

Peki, Türk basınının “kartel” günlerini hatırlıyor musunuz? Laiklerin sadece “laik medya”yı okuduğu, bir haber gizlenecekse bütün “laik medya”nın gizlediği, dolayısıyla laik kamuoyunun hiç duymadığı çok önemli haberlerin geçit resmi yaptığı günleri?..

Başlıkta “Kartel medyasını hatırlamanın tam zamanı” dedim ama, gördüğünüz gibi lafı ancak yazının sonunda oraya getirebildim.

TARAF

analitik